
2018/08/20 Uzunköprü - Demirtaş - Pehlivanköy - Alpullu - Lüleburgaz - Muratlı - Çorlu
2018/08/20 Keşan - Paşayiğit - Maltepe - Karapınar - Hamidiye - Kavacık - Uzunköprü - Demirtaş
2018/08/19 Sazlıdere - Çamlıca - Bahçeköy - İzzetiye - Keşan
2018/08/18 Tayfurköy - Değirmendüzü - Fındıklı - Gelibolu - Bolayır - Koruköy - Kavakköy - Kocaçeşme - Adilhan
2018/08/17 Çanakkale - Eceabat - Bigalı - Kumköy - Yolağzı - Karainebeyli - Tayfurköy
2018/08/17 Alibeyçiftliği - Ahlatlıburun - Kirazlı - Ortaca - Serçiler - Terziler - Kayadere - Kurşunlu - Çanakkale
2018/08/16 Kalkım - Akçakoyun - Aşağıçavuşlu - Oğlanalanı - Zeybekçayırı - Uzunalan - Göle - Tepeköy - Etili - Alibeyçiftliği
2018/08/15 Mehmetalan - Zeytinli - Kadıköy - Edremit - Çamcı - Hacıaslanlar - Kalkım
2018/08/14 Kalkım - Hacıaslanlar - Çamcı - Edremit - Kadıköy - Akçay - Zeytinli - Mehmetalan
2018/08/13 Kumköy - Baraj yolu - Karaköy - Çakır - Sametli - Başkoz - Gündoğdu - Kayatepe - Kayabey - Hamdibey - Kalkım
2018/08/12 Erdek - Edincik -Bezirci - Buğdaylı - Gönen - Muratlar - Kumköy
2018/08/12 Yana Güner Yavuz Piknik Alanı - Topağaç - Marmara
2018/08/11 Çınarlı - Marmara - Topağaç - Yana Güner Yavuz Piknik Alanı
2018/08/20 Uzunköprü - Demirtaş - Pehlivanköy - Alpullu - Lüleburgaz - Muratlı - Çorlu
2018/08/20 Keşan - Paşayiğit - Maltepe - Karapınar - Hamidiye - Kavacık - Uzunköprü - Demirtaş
2018/08/19 Sazlıdere - Çamlıca - Bahçeköy - İzzetiye - Keşan
2018/08/18 Tayfurköy - Değirmendüzü - Fındıklı - Gelibolu - Bolayır - Koruköy - Kavakköy - Kocaçeşme - Adilhan
2018/08/17 Çanakkale - Eceabat - Bigalı - Kumköy - Yolağzı - Karainebeyli - Tayfurköy
2018/08/17 Alibeyçiftliği - Ahlatlıburun - Kirazlı - Ortaca - Serçiler - Terziler - Kayadere - Kurşunlu - Çanakkale
2018/08/16 Kalkım - Akçakoyun - Aşağıçavuşlu - Oğlanalanı - Zeybekçayırı - Uzunalan - Göle - Tepeköy - Etili - Alibeyçiftliği
2018/08/15 Mehmetalan - Zeytinli - Kadıköy - Edremit - Çamcı - Hacıaslanlar - Kalkım
2018/08/14 Kalkım - Hacıaslanlar - Çamcı - Edremit - Kadıköy - Akçay - Zeytinli - Mehmetalan
2018/08/13 Kumköy - Baraj yolu - Karaköy - Çakır - Sametli - Başkoz - Gündoğdu - Kayatepe - Kayabey - Hamdibey - Kalkım
2018/08/12 Erdek - Edincik -Bezirci - Buğdaylı - Gönen - Muratlar - Kumköy
2018/08/12 Yana Güner Yavuz Piknik Alanı - Topağaç - Marmara
2018/08/11 Çınarlı - Marmara - Topağaç - Yana Güner Yavuz Piknik Alanı
18 Ağustos 2018: Kendi Çöplüğümde Kuralları Ben Koyarım!
Tayfurköy – Değirmendüzü – Fındıklı – Gelibolu – Bolayır – Koruköy – Kavakköy – Kocaçeşme – Adilhan
Trakya topraklarına tam anlamıyla giriş yaptığım, kuralları benim koyduğum ve “asfaltın canı cehenneme” dediğim o günün hikayesi tüm meydan okuma ve özgürlük hissiyle devam ediyor.







Sabah Tayfur Yangın İlk Müdahale ekibindeki arkadaşlara teşekkür edip helalleşerek yola koyuldum. Kamp yaptığım yer köye 3-4 kilometre ama Gelibolu Yarımadası’nın kuralıdır; hangi yöne gidersen git, o “indi-çıktı” seni bekler. Çeşme başlarında o çok sevdiğim küçük molaları vererek Değirmendüzü ve Fındıklı (eski adıyla Şeytanköy) üzerinden Gelibolu’ya doğru süzüldüm.




Gelibolu’ya vardığımda manzara tam bir kaos! Şehir ana baba günü… Yaklaşan Kurban Bayramı tatiliyle birleşen hafta sonu, milleti yollara dökmüş. Feribot kuyrukları almış başını gidiyor. Benim tek derdim, bu bayram kalabalığına ezilmeden, sessiz sedasız eve varmak. Ama Gelibolu’ya gelip de Selim ağabeye uğramamak olmaz. Hamzakoy’da buluştuk, iki lafın belini kırdık, hasret giderdik.



Dün ana yoldan kaçmıştım, bugün vitesi büyüttüm. Burası Trakya, buralar benim çöplüğüm! Burada kuralları ben koyarım. Yarımadayı bilmeyenler sanır ki tek yol o gürültülü asfalt… Yok öyle yağma! Gelibolu’dan Keşan’a gideceğim ama kendime bir kural koydum: “Gelibolu–Keşan arasında mümkün olduğunca asfalt yoldan sakınmak.” Normal yoldan gitmek kolaydır, ama o “Ferdimen ruhuna” yakışmaz. Biz zoru severiz, yolu biz çizeriz.



Selim ağabeyle Çimpe Kalesi’nin eteklerinden, “Eski İstanbul Yolu” denilen o güzelim (bazılarına göre bozuk ama bana göre şahane) yola vurduk. Selim ağabey bir süre refakat etti sağ olsun. Deniz kıyısından ilerleyip Bolayır’a tırmanışa geçtim. Yazlıkçıların kaldırdığı toz toprak biraz can sıksa da o zamanki çeşmelerin bereketi imdadıma yetişti. Şimdiki kuraklığı düşününce, o suların kıymetini daha iyi anlıyor insan.

Bolayır’a varınca ilk işim “dedelerimi” ziyaret etmek oldu. Vatan şairi Namık Kemal ve Rumeli Fatihi Gazi Süleyman Paşa… Onlara selamı çaktım, “yola devam” dedim.







Bolayır’dan Koruköy üzerinden Kavakköy eski yolları takip ederek devam ettim. Şimdi buralarda yeni otoyollar, köprüler falan yapıldı ama o zamanlar bu yolların sessizliği bir başkaydı.







Kavakköy’den sonra bile asfalta küsüm! Eski Evreşe yolundan ilerleyip Kocaçeşme köyüne ulaştım. Köye adını veren o meşhur çeşmede bir soluklandım. Ama durmak yok, yol çağırıyor.

Normalde Adilhan üstünden Sazlıdere’ye giden belli bir yol var ama ben “aykırı yolların adamıyım” ya; tuttum yolun hipotenüsünü almaya çalıştım! Sahil hattından, tarla yollarından yardırıp aynı yere çıkma derdindeyim. Tabii tarla yolu bu, bazen biter, bazen kaybolur… Bir ara “Ne işim var burada?” diye kendimi sorgulasam da hedefime ulaştım. Ferdimen budur; kaybolmayı göze almayan, yolu bulamaz.



Günü Adilhan Plajı denilen bölgede bitirmeye karar verdim. Burası günübirlikçilerin attığı çöpler yüzünden “fazlasıyla medeni” (!) görünüyordu. İnsan kalabalığından nefret ettiğim için kendimi ormanın derinliklerine, kuytu bir köşeye attım.
Aslında niyetim devam etmekti ama son anda “burası olsun” dedim. Tabii plan değişince hazırlık da eksik kaldı. Su stoğum azdı ama dert mi? Kampı kurdum, sağda solda atılmış temiz 5 litrelik pet şişeleri topladım. 2-3 kilometre gerideki çeşmeye gittim, orada bir güzel “kaba duşumu” aldım, suları doldurdum ve kamp alanına geri döndüm.


Doğanın içinde, çöplerin uzağında, kendi kurduğum krallığımda yemeğimi yedim. Yarın yolun devamı var ama bu gece Trakya’nın yıldızları altında huzur var. Ne gündü be!
19 Ağustos 2018: Dağlar Arkada, Dostlar Önde – Keşan Yolları
Sazlıdere – Çamlıca – Bahçeköy – İzzetiye – Keşan
Yolun o “tatlı sert” finaline yaklaştığım, doğanın güzelliğiyle insanın çirkinliğinin çarpıştığı ve dağların yerini Trakya’nın uçsuz bucaksız düzlüklerine bıraktığı yolculuğum devam ediyor.

Bugünkü planım ne yalan söyleyeyim, tam bir “keyif çatmak” üzerine kurulu. Mesafe topu topu 30 kilometre. Aslında bacaklarımda derman var, kassam bugün Çorlu’ya, evime bile varırım. Ama neden zorlayayım? Yol sadece kilometre tüketmek değildir; yol, tadını çıkarmaktır. Bugün Keşan’da duracak, dostların sofrasına oturacağım.


Sabah 06:00’da, ormanın ve sahilin o sağır edici sessizliğinde uyandım. Şehirde bulamayacağınız o muazzam huzur… Kahvaltımı yaptım, çadırımı topladım, saat 08:00 dedi mi pedallar dönmeye başladı.

Kamp alanım Edirne–Çanakkale sınırındaydı; yani tekeri döndürür döndürmez Edirne’nin topraklarına resmen giriş yaptım.



Ama gelir gelmez o bildik manzara karşıladı beni: Çöp! Yeşille mavinin birbirine bu kadar yakıştığı bir coğrafyada, o sözde “medeniyetin” bıraktığı pislikleri görmek insanın içini burkuyor. Bazıları “Aman boşver, sadece güzellikleri anlat” diyor. Yok arkadaş! Ben objektif adamım. Yolun çiçeğini gösteriyorsam, poşetini de göstereceğim. Gönül razı değil ama susmak da çare değil. Ben eleştirimi yapayım, belki birilerinin vicdanı sızlar.
3-4 kilometre sonra Sazlıdere tabelası göründü. Tabelayı görünce “vardık” sanmayın; tabelanın olduğu yer yazlıkçıların mekanı. Köyün asıl merkezi 2-3 kilometre daha yukarıda ve öyle bir tırmanış var ki, “Hoş geldin” demiyor resmen “Neden geldin?” diyor. 300 metre rakıma kadar ter döke döke çıktım.







Tepeye vardığımda önümde iki seçenek vardı: Ya Gökçetepe’ye inip tekrar yukarı tırmanacaktım ya da irtifayı koruyup orman içinden kestirme yapacaktım. Tabii ki yine o meşhur “hipotenüs” taktiğimi devreye soktum. Orman yolunda yer yer derin yarıklar, yumuşak kumlu bölgeler vardı ama zemin kuru olduğu için bir şekilde alt ettim. İndi-çıktı yapıp enerjimi harcayacağıma, ormanın kalbinden geçip Gökçetepe-Çamlıca asfaltına ulaştım.


Çamlıca’ya ulaştığımda 300 metrelerden 80 metrelere süzülürken bir şeyi fark ettim: Dağlar artık arkamda kalmıştı. Koru Dağları’nın o yokuşları bitti. Önümde şimdi Trakya’nın o uçsuz bucaksız, insanın ruhunu açan düzlükleri var.





Bahçeköy’e vardığımda yine huylu huyundan vazgeçmedi; ana asfalta çıkmak yerine eski yolu kullanarak İzzetiye üzerinden Keşan’a yöneldim. Saat tam 12:00’de, güneş tepedeyken Keşan’a teker koydum.

Keşan’a girer girmez ilk işim Faruk Eker ağabeyi aramak oldu. Sağ olsunlar, Ayşe ablayla beraber kapılarını açtılar. Bu akşam yol yorgunluğunu, dost muhabbetiyle ve o şahane misafirperverlikleriyle atacağım. Bir bisikletçi için en büyük lüks, güvenli bir dam altı ve samimi bir dost sofrasıdır.
Yarın turun son günü, artık eve dönüş vakti. Ama bu akşam Keşan’ın tadını çıkaracağım.
20 Ağustos 2018: “Demir At”tan “Demir Yolu”na Geçiş
Keşan – Paşayiğit – Maltepe – Karapınar – Hamidiye – Kavacık – Uzunköprü – Demirtaş
Tren Yolculuğu: Uzunköprü – Pehlivanköy – Alpullu – Lüleburgaz – Muratlı – Çorlu


Keşan’da Faruk ağabey ve Ayşe ablanın o muazzam misafirperverliği, günlerdir yollarda hırpalanan ruhuma da bedenime de ilaç gibi geldi. Bisikletçinin en büyük yakıtı karbonhidrat değil, samimiyettir arkadaş! Tüm o yol yorgunluğunu, dost muhabbetiyle Keşan’da bıraktım. Sabah helalleştik, “hadi eyvallah” deyip yola koyuldum.


Bugün maceraya, aykırı yollara, “hipotenüs” hesaplarına paydos. Hedefim net: 55 kilometre ötedeki Uzunköprü’ye varmak ve Çorlu trenine yetişmek. Artık “eve dönüş” modu açıldı, zihin vites küçülttü ama gözler hala yolda. “Gazamız mübarek olsun” diyerek vurdum pedala.
Yolumuz Edirne–Çanakkale (D-550) karayolu. Açık konuşayım, bisikletçi için pek bir esprisi olmayan, sadece mesafe kat etmek için kullanılan bir yol. Anlatacak pek bir hikaye yok; bir yanda hızla geçen kamyonlar, diğer yanda ufak tefek indi-çıktılar… Paşayiğit, Maltepe, Hamidiye, Kavacık derken yerleşim yerlerini birer birer dikiz aynamda bıraktım.

Uzunköprü ilçe merkezine vardığımda vakit kaybetmedim. Şehre ismini veren, o devasa ve mağrur Tarihi Uzunköprü’yü ziyaret ettim. O köprüye bakınca insan şunu anlıyor: Biz bugün varız, yarın yokuz ama bu taşlar yüzyıllardır burada, geleni geçeni izliyor. Bizimkisi sadece bu tarihin içinden kısa bir geçiş.
İlçe merkezinden 4-5 kilometre mesafedeki Demirtaş’ta bulunan tren istasyonuna vardığımda, turun o “insan gücüyle” olan kısmı resmen sona erdi. Biletimi aldım, Uzunköprü-Halkalı trenini beklemeye başladım. Bisikleti ve o meşhur, günlerdir her derdimi taşıyan heybeleri vagona yükledim.
Tren harekete geçtiğinde, geçtiğim yolları bu sefer camın arkasından izlemek tuhaf bir his. Pehlivanköy, Alpullu, Lüleburgaz, Muratlı... Rayların üzerinde tıkır tıkır ilerlerken, Kaz Dağları’ndaki o sinekleri, Fatma ile olan o gergin tırmanışı, Osman ağabeyle içtiğimiz o rakıyı düşündüm. Hepsi birer anı olup rayların gerisinde kaldı.



Tren Çorlu istasyonuna yanaştığında, eşyalarımı indirip son bir kez yüklendim bisiklete. Evin yolunu tutarken, turun son fotoğrafını çekmek için Çorlu Deresi üstündeki tarihi köprüde durdum. Uzunköprü’nün o devasa simgesi varsa, bizim ilçenin de bu mütevazı ama kadim köprüsü var. Kapanışı kendi topraklarımda, kendi köprümde yapmak yakışırdı.
Turun Genel Muhasebesi:

Yolun Ruhu ve Sessiz Dil
Osman ağabeyle geçen günler, aslında bir bisiklet turunun olması gereken “ideal” haliydi. Neden mi? Çünkü aramızda o görünmez “yol dili” vardı. Osman ağabey tecrübedir, sükunettir. Marmara Adası’nın o dik yokuşlarında ya da Gönen’in tozlu köy yollarında ne o bana yük oldu, ne ben ona.
Onunla sürerken “yoruldum, bittim” sahteliğine gerek yoktu. Osman ağabeyle yol almak, bir orkestra gibi uyum içinde çalmaktı. Yol ayrımında (Kalkım) helalleşirken içim rahattı; biliyordum ki o da ben de yolun ne olduğunu biliyoruz.

Romantizmin Dağa Çarpışı
Gelelim turun en tartışmalı, en “dramatik” kısmına. Fatma ile Akçay’da buluştuğumuzda aslında iki farklı dünya buluşmuştu. Fatma bu turu “istiyordu” ama bu isteği sosyal medyadaki o süslü fotoğrafların, “ay ne güzel dağ havası” romantizminin ötesine geçememişti. Ben uyarımı yaptım mı? Yaptım! “Dağ zalimdir Fatma, üzer seni” dedim. Şahitsiniz.
Zeybekçayırı’nda patlayan sadece benim lastiğim ya da onun sinirleri değildi; o “romantik tatil” balonu patladı. Sinekler üşüştüğünde, ter göze kaçtığında, asfaltın yerini kumlu yollar aldığında Fatma’nın içindeki o “gezgin” bir anda sövüp sayan bir mağdura dönüştü.
Onu Çanakkale’de “Sorun sende değil bende” diyerek bırakmam, aslında bir özgürlük ilanıydı. Bisiklet turu bir dayanıklılık testidir; sadece bacakların değil, ruhun da dayanıklılığı. Fatma o testi geçemedi ama bence iyi bir ders aldı: Dağlar senin için dekor değildir, dağlar birer öğretmendir.

Kendime Çıkardığım Ders
Kendi adıma gelirsek; bu tur bana bir kez daha gösterdi ki ben aykırı yolların adamıyım. Herkesin gittiği anayollar bana göre değil. Lastiğim yarılsa da, “hipotenüs” alacağım diye tarlalarda kaybolsam da, o “Ohhh beaa!” nidasını tek başımayken patlatmanın tadı hiçbir şeyde yok.
Gerekirse “diktatör” olurum, gerekirse tek kelime etmeden kilometreleri yutarım ama o yolu kendi kurallarımla bitiririm. Kurallar basit: Çeşme gördün mü dur, yokuş bitti mi süzül, dostu yolda tanı, kendini yolda bul.
Yol bazen üzer, bazen yorar, bazen de en yakın arkadaşınla aranı açar. Ama o yola çıkmazsan, evdeki koltuğunda oturup sadece başkalarının hikayelerini izlersin. Ben kendi hikayemi yazdım, lastiğimi yardım, sineklere sövdüm ama sonunda o “Ohhh beaa!” nidasını ciğerlerimin en derininden patlattım.
Bir sonraki tura, bir sonraki maceraya kadar; pedallarınız dönsün, rüzgarınız arkadan essin. Hadi eyvallah!
































